"Jeder ist seines Glückes Schmied"

Almanca'nın kendi içinde bir realistliği var. Herkesin kendi kaderinin demircisi olması gibi. Sert, keskin ve ikincil bir şüpheye yer etmeyecek bir netlik.
Oysa biz Doğulular böyle değiliz. Daha çok melankoli ve daha çok drama içeren şeylere meyilliyiz. Bazen varoluşumuzdaki bu eksik kalmışlık hissinin batıya göre daha az bencil oluşumuz ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bencil olmak kendi içinde pejoratif bir anlam barındırsa da birey olmanın yolunu açan gizli bir anahtar gibi.
Yalnızca kendi bacağından asılmaya benziyor bu. Oysa bu atasözü bile bizim dilimizdeki acımasızlıkla eşdeğer bir anlama yakın.
Neden kendimiz olmak için geri kalan tüm dayatlamalardan özgürleşemeyecek kadar korkak ve çekingen davranıyoruz? Neden bir kabilenin bir ailenin ya da nüfuz alanının bir parçası olmak adına çoğu zaman "ben" olmaktan vazgeçiyoruz?
Doğu'nun mistizmi dediklerinde artık kafamda çözemediğim bu tarz sorular beliriyor. Cevabı çoğu zaman yok.
Kendi başıma ve kendiliğim ile kurduğum o küçük dünyayı ne de güzel var etmiştim. Oysa benim de herkes gibi kendiliğim dışında yapay da olsa bir başkalığa ihtiyacım var. Başkaları cehennem bile olsa. Hayat ve olmayan öte hayat bile kendini bu zıtlıkla var etmiyor mu?
Cennet ~ Cehennem, iyi ~kötü, zengin ~ fakir. Her şey kendi içinde böyle bir ikilik yaratırken ben nasıl kendi kendimin tanrısı olacağım?
Benim tanrım nasıl biriydi? Ya da biri miydi? Tanrım nerede yaşıyordu? Benden uzak mı, bana benden daha yakın mıydı? Ona neler adıyordum? Hiçbirini hatırlamıyorum. Her şey eski bir arkeolojik kalıntı gibi zihnimde.
Düşünce bütünlüğümü korumakta zorlandığımda sanki her şey uykulu bir sis ile kayboluyor. Her şey kendi içinde bir zıtlıkla bütün olurken, ben hiçbir şey ile bir çeyrek bile edemiyorum.

Benim beni arayan ve bulmaya çalışan bir yarım bile var mı bunu bilmiyorum. Doğu klancılığının içinde kendi kaderinin demircisi bile olamayan garip bir yolcuyum. Artık yürüdüğüm yolun sonunda huzurlu bir bana ulaşmaya ihtiyacım var, çok yoruldum. Ayaklarım su topladı. Kalbim çoktan taşlaşmaya meyilli ve üzerinde yaban otları biten bir kent mezarlığına dönüştü. Bedenim üzerine dokunan eller, derimi sanki çöl güneşi gibi kavuruyor. Artık ümit etmekten yorgun bir halde günlerimin üzerine çekiç darbeleri vuruyorum. Örs de üzengi de benim.

Tanrım beni neden terk ettin diye ağlayan Doğulu bir peygambere dönüşmeden önce ben kendi özümü nasıl var edip de bu girdaptan kurtulacağım?

Eski siyah gölge, eski delilik, sonsuz yalnızlık ve sarılamadığım varoluşum yola devam mı ediyoruz? Yoksa yol burada sonlanıyor mu?

16.09.2019/ İstanbul