*Bu yazı 25 Şubat 2019 tarihinde Duvar Gazetesi'nin websitesinde yayınlanmıştır.

Arjantinli tarih profesörü Federico Finchelstein Faşizmden Popülizme isimli eseriyle karşımıza çıkıyor. Kavramların karşılaştırılarak tartışılması ve bunu yaparken de tarihsel okumadan yardım alınmasının önemini bir kez daha araştırmacılara vurgulayan çalışmaya, sosyal bilimciler için hem nitelikli bir tarih kitabı hem de kavram karmaşasını yok eden bir siyaset bilimi incelemesi gözüyle bakabiliriz.

Donald Trump’ın Amerikan seçimlerini kazanması sosyal, ekonomik, siyasi ve daha birçok alanda yüzyılın en çok ses getiren olaylarından biri olmaya devam ediyor. Arjantinli tarih profesörü Federico Finchelstein da, kazanılan bu seçim sonrasında Amerikan popülizminin yeni yüzyılın en önemli post-faşizmi haline geldiğini kanıtlamak amacıyla Faşizmden Popülizme isimli eseriyle karşımıza çıkıyor. Popülizmin yeni evinin artık Beyaz Saray olduğunu söyleyen Finchelstein, güneyden kuzeye tüm ülkeler bazında ve özellikle Arjantin Peronizmi örneğini kullanarak başarılı bir şekilde tezini temellendiriyor.

Üç bölümden oluşan bu eser, geniş bir giriş bölümüyle birlikte, evvela faşizmin detaylandırılması gerektiği fikriyle açılıyor. Finchelstein, faşizm kavramının doğru ve net bir şekilde açıklanmasının gerekliliğini ise sürekli olarak popülizm ile benzeşmeye yatkın olduğunu belirterek yapıyor. Zira yazarın kitapta öncelikle okura kesin bir şekilde, her popülizmin faşizm olmadığını kanıtlamak gibi bir gayesi var. Bu konu üzerinde çok durmasının aslında haklı bir sebebi de var, çünkü popülizm kavramı, şiddet barındırmayan, her türlü otoriter rejimi tanımlamak için özensizce kullanıldığında, faşizm kavramı daha da abartılı bir şeytanlığa bürünüyor. Böylece toplumlar ve uluslararası kitleler nezdinde popülist yönetimlerdeki baskıcılığa şükretmek gerekiyormuş gibi yeni bir algı oluşuyor. Bu yüzden, özellikle Hitler ve Mussolini yönetimlerinin tarihini detaylandırırken, okura faşizmin ciddi boyutlarda şiddet içeren ve popülizmin marjinalleşmiş bir hali olduğunu vurgulayarak aktarıyor yazar. Aynı zamanda popülizmin tarih boyunca hep var olduğunu, sadece iki savaş arası ve savaş sonrası dönemlerde kendini düzenleyerek ve her seferinde başka bir biçimle karşımıza çıktığı tezini tarihsel olaylarla destekliyor. Zaten 1945 sonrası Latin Amerika’ya damgasını vuran Peronizmin katı şiddetten ve görece baskıdan arınmış bir yönetim olarak tanıtılması da, bu kavramsal kargaşayı önlemek amacını taşıyor ve özellikle detaylandırılıyor. Bu detaylandırma kısmına getirilebilecek tek eleştiri, bir süre sonra tezi kuvvetlendirmek adına aynı örneklerin fazlaca tekrarlanmasının okurda hafif bir yorgunluk oluşturması olabilir.

Finchelstein, popülizmi bir kavram olarak tanımlarken, Ernesto Laclau’ya karşı haklı bir eleştiriyi de dile getiriyor; herhangi bir popülist yönetimin sol ideolojiye yakın durması ve halkın çıkarlarını düşündüğü intibasına sahip olmasının, bu yönetimlerin bir şekilde faşist bir yönetime dönüşme riskini ortadan kaldırmadığına işaret ediyor. Nitekim Hitler ve Mussolini de iktidarı ele geçirene kadar aynı pratikleri kullanmışlardı. İşin gerçeği, her popülist lider çoğu zaman seçimleri kazanana kadar demokratiktir, belli bir güce ulaşıncaya dek demokrasi ve özgürlük fikrini dilinden düşürmez. Ancak bir süre sonra seçim gibi demokratik bir eylem bile liderin onay mekanizmasına dönüşen içi boşaltılmış bir kavrama dönüşebilir. Bu açıdan Laclau ya da Chantal Mouffe gibi düşünürlerin faşizme nazaran popülizmi hoş görmeleri sadece yanlışı doğuracaktır, çünkü bu duruşun hiçbir demokratik yanı yoktur. Popülizm, liberal veya sosyalist yönetimlerin altını oymak için kılık değiştirmiş başka bir yönetim şeklidir.

‘DEMOKRASİ VE DİKTATÖRLÜK ARASINDA POPÜLİZM’

Muhtemelen yazarın ikinci bölümü tamamen popülizm tarihine ayırması da faşizmin demokrasiden ve temsili seçim sisteminden tamamen yoksun bir şiddet rejimi olduğunu vurgulama amacı taşıyor. Zira popülist yönetimler özünde -tıpkı faşizm gibi- liberal ve sosyalist yönetimlere karşı olsalar da, varlıklarını sürdürmek için seçmenin ve geniş anlamda halkın onayına ihtiyaç duyarlar. Yazar, bu savını popülist yönetimlerdeki “tanrının iradesini halk adına kullanan liderler” örnekleri üzerinden kavramsallaştırıyor. Nitekim günümüzdeki Türkiye, İsrail, Mısır gibi ülkelerdeki yönetim örnekleri ve lider prototipleri de bu kavramı işaret ediyor ve çeşitlendiriyor. “Demokrasi ve diktatörlük arasında popülizm” kısmında, 1945 sonrası popülizmin dönüşüm geçirdiği Güney’den Kuzey’e birçok örneği de ayrıca değerlendiriyor Finchelstein.

Kitabın sonuç bölümünde bir de “İslâmî bir popülizm kavramından bahsedilebilir mi?” tartışması yapıyor yazar. İslamofaşizm veya İslâmî popülizm gibi kavramların sadece “Müslümanlar demokratik bir yönetim altında buluşamaz” temalı, sömürgeci bir geçmişe sahip Batı´nın basmakalıp ifadelerini güçlendireceğini söylüyor. Bilhassa bu tartışma Türkiye özelinde sosyal bilimcilere farklı bir bakış açısı verecek fikirler içeriyor çünkü popülizm ister Hristiyan Arjantin’de ister Müslüman Türkiye’de olsun özünde baskıcıdır; farklı liderler ve toplumlar söz konusu olsa da halkın iradesinin yansıması olduğunu söyleyen söylem, iktidara yöneltilen ilk eleştiride kapatılan bir gazete ya da halkın içindeki düşman söylemi aynı popülizmin sonucudur. Bu açıdan yazar çok doğru bir bakış açısı sunuyor, zira popülizmi yaşadığımız yüzyılda faşizme eşitlemek ne kadar yanlış ise, karşımıza çıkan her baskıcı yönetim örneğini kendi ulusal sınırları içindeki dinî ya da ulusal kavramla etiketlemek de yanlış olur. Kanımca burada anlaşılması gereken popülizmin, post-faşist dönemde faşizmin mirasını alarak ortaya çıkmış bir kavram olduğudur.

Kavramların karşılaştırılarak tartışılması ve bunu yaparken de tarihsel okumadan yardım alınmasının önemini bir kez daha araştırmacılara vurgulayan Faşizmden Popülizme isimli çalışmaya, sosyal bilimciler için hem nitelikli bir tarih kitabı hem de kavram karmaşasını yok eden bir siyaset bilimi incelemesi gözüyle bakabiliriz.