Küncü

“Bir simit verir misiniz, bol küncülü olsun” deyip gülümsüyorum.

Küncü
“Doğduğum gibi çıplak gidiyorum, dünyada olup bitenlerden büsbütün bihaber. Acı çektim ve gemideki tek valiz bu, sonunda unutulup gidecek olan.” (Vila-Matas)

Yaşamınızın bir noktasında ufacık bir kokunun hafızası, bazı şeyleri asla eski formuna döndüremeyeceğinizi hatırlattığı oldu mu? Yolun sonundaki açıklıktan gelen kokuyu duyumsadıkça hissediyorum bunu. Kokularla kodladığım anlar beynime doluşuyor. Yolun sonundaki açıklıktan yeni çıkmış simidin küncü kokusu geliyor. Hiç bilmediğim bu şehre taşındığım o yapayalnız okul zamanlarım aklıma geliyor. Buraya ait olmadığımı bana hatırlatan kelimeler kullandığım yıllar. Sonra o kelimeler gün geliyor benim buradaki insanlara yaşamımı açacak anahtarlara dönüşüyor. O anı düşünüyorum.

Lisenin son sınıfının son sırasında oturuyorum. Tek başımayım ve tek başımalıktan çok fazla ağlıyorum. Sınıftan bir kız yanıma yaklaşıyor ve elinde bir Orhan Kemal kitabı. Sen Adana’dan gelmiştin değil mi buradaki kelimenin anlamını belki biliyorsundur, bu yazar Adanalı’ymış diyor. Kokunun hafızası gibi cümlenin vurgusu aklımda kalmış.

Buranın malı mahsulü burada, oranınki orada kalır, çiftlik sahipleri buğdayları, arpaları, küncüyü, pamukları fakir fukaraya bedava dağıtmasalar bile, gene de bol bol verirlerdi.

Gülümsüyorum ve bir an aslında küncünün İstanbul Türkçesi’nde karşılığını kendim de düşünüyorum. Sonra yavaşça küncü demek yani şey, susam. Biz öyle diyoruz, bazıları çörek otu için de diyor ama susam demek iste deyip susuyorum. Arkadaş oluyoruz. Ben o gün kelimelerimi sevmeyi öğrenmiştim biraz. Küncü kelimesini sevdiğim gibi. Çok sonraları ansızın “desene naçar kaldın kendi evinde sevdiğim” diyen adama sen nereden biliyorsun naçar kalmayı, evlensene benle deyip utandığım an gibi. Tüm bunlar zihnimin bir köşesinde akıyor düşüncelerime. Yolun sonundaki açıklıktan gelen kokuyu duyumsadıkça.

Yetişkin olduktan sonra vücudumun hoşlukla karşılamadığı tüm gluten içeriklerine isyan edercesine babamın her sabah fırından aldığı ekmekler, ilkokulda nişastayı anlatmak için öğretmenin Çağdaş’a dakikalarca bir ekmek parçasını çiğnettiği an bile üşüşüyor aklıma. İşte o an bir koku ile gelen anılarla hiçbir şeyi tam olarak geri döndüremeyeceğimi anımsıyorum. Bir daha hiç bir zaman babamın Göküş kızım kalk sıcak ekmek aldım bol küncülü dediği anı aynı şevkle yaşayamayacağımı hatırlıyorum. Sıkıştığım bu nokta ve bu şehrin sokaklarında fark ediyorum ki artık ekmeğin susamı diyorum çoğunlukla. Kelimeler gibi kendim de değişiyorum çünkü. Oysa doğduğum gibi gitmek isterdim. Gidemeyeceğime hayıflanıyorum ve yolun sonundaki fırına girip;

“Bir simit verir misiniz, bol küncülü olsun” deyip gülümsüyorum.