Her şeyden çok çabuk sıkılanların ve yalnızlıklarını insan ruhu emerek tüketenlerin çağında mutlu olmaya çalışanlara yazıyorum bunları. Hayatın amacı bu olmamalı, başka türlüsü de mümkün olmalı diye düşünürken hayatı elinden akıp gidenlerin varoluşlarını anlatmaya çalışacağım biraz.

İnsanın özünde mutlu olmak ve haz almak vardır. Bu konuda hemfikir olmayan çıkacaktır. Ben zaten 21. Yüzyıl’da her şeyi fayda-tatmin mantığı ile yaşayan toplumun bir parçası olarak yazıyorum. Tüketen, tükettirilen, tüketmeden yaşayamayacağını ilahi bir sözcük gibi tekrarlayanların arasında nefes almaya çalışan biri olarak. Bazen rüzgarın akıntısına sizler kadar kapılan bazı zamanlar ise hayır, burada bir yanlış var ve bunu düzeltmeliyiz diye diretirken hasta olan biri olarak.

Her neyse hazdan ve mutlu olmaktan bahsediyorduk. Maslow’un neresinde olduğunu ya da ne kadar umursadığını bilmiyorum ama sevmek diye bir ihtiyaç var. Sevmeyi bir ihtiyaç olarak gördüğü için bunu saplantı haline getiriyor diyenlere kulaklarınızı tıkayarak düşünebilirsiniz çünkü gerçekten böyle bir ihtiyaç var. Çünkü insanın içindeki yalnızlığa sus diyecek bir sese ihtiyacı var. Bu kadar aciz canlılar olduğumuzu düşünmek beni de üzüyor, biliyorum ne hissettiğinizi.

Birkaç gündür bu yüzden kafamı Epirükos’un tesellilerine yoruyorum. İnsanın mutlu olmak için çok fazla paraya, lükse ihtiyacı olmadığını savlarını destekleyen yaşamına bakıyorum. Size iyi gelen birkaç dost, hayatta kalacak kadar yiyecek ve barınma ihtiyacının azami düzeyde sağlanması yeter diyor. Tabii tüm bunları parayla saadet olmaz gibi anlamanın manası yok. İnsan çok zenginken de mutlu ya da mutsuz olabilir, sadece daha azına sahipken mutsuz olacaksınız diye bir kaidenin olmadığını anlatmaya çalışıyor. Haksız olmadığını düşünüyorum ancak ben yine de mutluluk meselesini başka bir yandan bir varoluş biçiminden ele almak istiyorum.

Mutluluk bana bir tohumun verimi gibi geliyor. Eğer gerçekten güçlü genlere sahip ve temelinde sağlam bir ruh varsa, her şarta rağmen o tohumun meyve vereceğine dair duyulan bir inanç gibi. Oysa bazı insanların ruhunun tohumu, hibrid tohumlar gibi. Bir yerde çiçek açıp sonra belki de hiç devam edemeyen bir kofa ya da kozaya dönüyor. Bir müdahale, yeni bir aşılama yöntemi olacak da ancak yeniden can bulacakmış gibi. İnsanı en çok yoran kısım da bu galiba, hep hibrid bir ruh olduğunun bilincinde olması. Yaratmak, keşfetmek ve devam etmek için bir aşılamaya ihtiyaç duyması.

Bunu yetersizlik hissi olarak algılayanlar olacaktır. Böyle bir şey değil anlatmak istediğim. Aksine kendine hiç yetemeyen, hep sorgulayan, hep böyle olmalı mı gerçekten diyenlerin varoluşu hibrid oluyor. Seneca da zaten bilge ruhlu insanların böyle olması gerektiğini vurguluyor. Ben ise günlerdir önüme çıkan tüm filozoflara şunu soruyorum.

Mutluluk bir tohum olarak içinize atılmamışsa ne yaparsa yapsın insanın onu bulabileceğini de söyleyebilir misiniz?